3 Mayıs 2015 Pazar

AY'IN UZAKLIĞI


                         AY'IN UZAKLIĞI

"..Bazı dolunay gecelerinde ay alçalıp, deniz de yükselince, ayın denizde ıslanmasına kılpayı kalırdı, haydi bir kaç metre diyelim.Oraya tırmanmayı hiç denedik mi? Hem de nasıl...Sandalla tam altına gitmek yeterliydi, sonra bir merdiven dayadın mı, kendini Ay'da bulurdun...O gecelerde deniz son derece sakin, civa gibi gümüşi olurdu. İçindeki mor renkli balıklar, Ay'ın çekimine karşı koyamaz, su yüzüne çıkardı, ahtapotlar ve safran denizanaları da öyle. Her zaman minimini hayvancıkların uçuştuğu görülürdü, söz gelimi minik yengeçler, kalamarlar, hafif ve saydam yosunlar, mercan bitkileri, bütün bunlar denizden kopar, Ay'a kaçıverirlerdi. Ya oraya takılıp sarkarlardı aşağıya, ya da öylece havada fosforlu ışığın altında uçuşurlardı, biz de muz ağacı yapraklarını sallayarak kovalardık onları. İşimiz şöleydi, Sandala tahta bir merdiven yüklerdik: biri onu aşağıdan tutar, biri tepesine tırmanırdı, biri de tam Ay'ın yanına yaklaşmak için yavaş yavaş kürek çekerdi. Merdivenin en tepesindeki kişi, sandal Ay'a yaklaşınca korkuyla bağırırdı: "Dur! Dur! Başımı vracağım.!".İnsan yanı başında sivri çıkıntıları, kesici dilimleriyle, görkemli bir cismi görünce öyle sanırdı. Belki şimdi değişiktir, ama, o zaman Ay, ya da daha doğrusu altı göbeği, yani Dünya'ya değecek gibi olan kısmı, sanki balık pulu gibi bir şeyle kaplıydı. Gittikçe balık karnına benzemeye başlamıştı, öyle de kokardı, anımsadığıma göre tam balık kokusu değilse de, daha hafif, hani tütsülenmiş somon gibi bir kokusu vardı..

..Önemli olan ellerini nasıl değdireceğini bilmekti. Sağlama benzeyen bir pulkayı seçip, yakalayıp, öbür elinle de tutununca, merdivenin de sandalın da altından kaydığını hissederdin. Ay'ın devinimi, sizi yerçekiminden koparıverirdi. Evet, Ay'ın insanı koparıp çekiveren bir gücü vardı, birinden ötekine geçerken bunu duyumsardınız. Kendinizi hemen yukarı çekmeniz gerekiyordu, bir tür takla atar gibi, kayalara yapışıp, bacakları yukarı alıveriyor ve sonunda Ay'a asılıymışsın gibi görünüyordun, ama insan kendini tıpkı Dünya'da olduğu gibi ayakta duruyor hissediyordu..

 ..Tuhaf olan tek şey, gözlerini yukarı çevirdiğinde, ışıl ışıl mavi denizin dalgalandığını görmek ve ters duran sandaldaki arkadaşlarının asma salkımından sarkan üzümler gibi tepe taklak durmalarıydı..

..Bu tırmanışlarda özellikle becerikli biri varsa, o da sağır kuzenimdi.Kaba saba elleri, Ay'ın yüzüne değer değmez, birden yumuşak ve güvenli ellere dönüşürdü. Hemen tutunacak en sağlam yeri yakalayıverirdi, sanki avuçlarının gücüyle uydumuzun kabuğunu kendine çekerdi. Bir kez gerçekten de, Ay'a ellerini değdirdi ve sanki ayküre bize biraz daha yaklaştı. Daha zor bir işlem olan Dünya'ya inmede de, onun üstüne yoktu. Bizler için bu, elleri havaya kaldırarak, olabildiğince yükseğe sıçramayı grektiren bir işti. Dünya'dan bakıldığında, denize, derinlere dalan birinin yaptığı  ir hareket olarak görülnürdü, aslında Dünya'dan Ay'a atlamak için yapılan zıplamanın tıpkısıydı, ama bu durumda merdiven yoktu. Ay'da merdiveni dayayacak yer yoktu ki. Ama benim sağır kuzen, kollar ileride atlayacağına, takla atacak gibi ay yüzeyine eğilir, ellerinin üstünde zıplamaya başlardı. Biz sandaldan seyrederken, onu dev Ay topunu  iter gibi, onu vurarak zıplatır gibi görürdük. Bu zıplamanın sonucunda bacakları yere değer değmez, ou ayak bileklerinden yakalar, sandala çekiverirdik..

..Şimdi bana, "Ay'da ne işiniz vardı?" diyeceksiniz. Anlatayım: Büyücek bir kaşık ve tahta bir kapla, süt bulmaya gidiyorduk oraya. Ay sütü pek yoğun olurdu. Yeryüzünün ormanlarından, lagünlerinden, kırlarında, denizlerinden uçan ve Ay'ın çekimine kapılan pek çok dünyasal maddenin, pulkayalar arasındaki çukurlarda mayalanmasından oluşuyordu bu süt...Saf olmuyordu tabii, çeri çöpü pek boldu, bu nedenle yoğun süt olan karışımı topladıktan sonra, şöyle bir süzgeçten geçirmek gerekiyordu; ama işin asıl güç yanı o değildi; onu dünyaya aktarmaktı asıl sorun. Bunu da şöyle yapıyorduk: Bir kaşığı iki elle tutuyor, bu karışımı içine koyup mancınık gibi fırlatıyorduk yeryüzüne. Karışımımız uçuyordu ve eğer yeterince güçlü bir atış olmuşsa, gidip tavana, yani deniz yüzeyine yapışıyordu. Oraya düşünce de yüzmeye başlıyor, benim, sağır kuzen, müthiş bir beceriyle, hem gözü, hem bileği keskin biri olarak, sandaldan uzattığımız bir kepçeyle onu yakalayıveriyordu...

..Sağır kuzenim için, Ay kayalarından süt sağmak, sanki bir oyundu. Sırayla gitmezdi, bir oraya, bir buraya sokardı elini, ıssız köşelerde, sanki Ay'la şakalaşır gibi, onu gıdıklar gibi bir hali olurdu. Bazı noktalar vadı ki, onlara yalnızca dokunmuş olmak için dokunurdu. Ay'ın yüzeyi hep böyle pullarla kaplı değildi, çıplak, kaygan, soluk bir kille örtülü yerler de vardı. Bu yumuşak alanları görünce, sağır kuzen, taklalar atmaya, kuşlar gibi uçmaya heveslenir, bu Ay hamurunda bütün kişiliğiyle yoğrulmak isterdi. Böyle böyle uzaklaşır ve bir an gözden yiterdi. Ay üzerinde asla keşfetmeye cesaret edemediğiniz ya da gitmeye bir neden olmayan yerler de vardı; bana kalırsa; bütün o taklalar, sıçramalar, o uzaklaşma niyetinin bir ön hazırlığı, hatta sizi kandırmadan başka bir şey değildi. O görünmeyen yerleri keşfetmek ve bütünleşmek için böyle numaralar çevirdiğinden eminim. Öyle gecelerde, değişik bir havaya girerdik, neşeliydik, ama sanki başımızın üstünde beynimiz yokmuş da, Ay'ın çekimine kapılmış gibi olurduk. O zaman da şarkılar söyleyerek, çalgılar çalarak, açılırdık denize. Kaptanın karısı arp çalardı, ve arpın sesi öylesine tatlı, öylesine yüksekti ki, buna karşı konulamazdı ve biz de bağrışmaya başlardık, hem museiğe eşlik etmek, hem de gürültüden kulaklarımızı sakınmak için...

Uzun bir ay başladı. Ay, Dünya'nın çevresinde yavaş yavaş dönüyordu. Asılı olan o kürede tanıdık o kıyıyı değil, ama derin okyanusları, parlak kumlarla örtülü çölleri, buzdan ana karaları, sürüngenlerin kaynaştığı ormanları, coşkun ırmakların yardığı dağ zincirlerinin kayalık duvarlarını, tüf kaplı mezarları, kil ve çamur imparatorluklarını görüyorduk. Uzaklık, hemen hemen her şeyi ayn ırenge boyamıştı, yabancı görüntüler, uzaklıkla daha da yabancılaşıyordu, fil ve çekirge sürüleri, geniş ovalarda birbirlerinden ayırt edilmeden geçip gidiyordu. Mutlu olmalıydım, gecesiyle, gündüzüyle bir ay önümüzde uzanıyordu; uydunun kayalıkları, bizi o tanıdık, ekşi sütüyle besleyecekti, gözlerimiz doğmuş olduğumuz o dünyaya çevrili, hiç bir dünyalının görmediği şekilleri seyirde, ya da olgun meyveler büyüklüğündeki yıldızların karşısında, her şey ışıltılı umutların ötesindeydi, ve biz her şeye karşın, her şeye karşın, her şeye karşın, sıladaydık. Benim hissettiklerim bunlardı. Ya o? Gözlerini asla eski gezegenemizden ayırmıyor, geniş düzlüklerde solgun yüzüyle ağıtlar yakarak ve Ay yüzeyinde besteleyiverdiğini sandığım parçalar çalıyordu arpıyla. Rakibimi yendiğimin bir göstergesi miydi bu? Hayır, aksine yitirmiştim, ve bu umutsuz bir yenilgiydi. Çünkü o tek aşkımın, Ay olduğunu iyice anlamıştı ve artık onun tek isteği, Ay olabilmek, o insanüstü aşkın öznesiyle özdeşleşebilmekti...Sağır, belki yalnızca sağır; Kozasının içinde her şeyi sezinleyen o, belki de, önceden duyumsamıştı o gece Ay'la vedalaşmak zorunda olduğunu. Bu yüzde, kendi gizli köşesine saklandı ve sandala dönmek üzere görünmedi. Geniş pulkayalıklardan geçtiğini bir kaç kez gördük, bir an dönüp baktı, sanki onu fark edip etmediğimizi anlamak ister gibiydi..

O gece olağandışıydı gerçekten de. Denizin yüzeyi, her dolunayda olduğu gibi düz değildi, deniz sanki göklere değmek ster gibiydi, ama bir bakıyordunuz dinginleşiveriyordu, sanki Ay'ın çekiminden kurtulmuş gibi. Arkadaşlar da bir şeyler olduğunun farkındaydılar, gözlerini korkuyla bize dikmişlerdi. Onların da bizim de ağzımızdan aynı anda şu çığlık koptu. "Ay uzaklaşıyor."..

Ay, Dünya çevresindeki dönüşünü tamamladı ve Kayalıklar gene tam tepemizde göründü. Arkadaşlar gene denize açılmışlardı, ama onların Ay'a yetişmeleri olanaksızdı, ya arkadaşları, ya da değnekleri suya düştü, bazı sandallar da devrildi. İşte tam o sırada, bir başka sandaldan, upuzun bir sopa yükselmeye başlamıştı. Bambudan yapılmış olmalıydı, daha doğrusu pek çok bambu kamışın birbirine eklemlenmesiyle oluşmuştu; onu yavaş yavaş kaldırmak gerekiyordu, çünkü çok ince olduğundan her an bükülebilirdi, büyük bir güç uygulanarak havaya kaldırıldığında bu düşey ağırlık sandalı devirebilirdi. İşte o çubuğun Ay'a değeceği belliydi. Bir an bize değer gibi oldu, bir öfke ya da takıntı değil, eskilerden bir şaka gibi, ama sıyırıp geçti, sonra bir başka sallantıyla yine yakınımıza çarptı ve gene gitti, bir saat rakkası gibi. O anda tanıdım "onu", kuzenimdi, başkası olamazdı , Ay'la oynaşan oydu, onun şakalarından biriydi yine; sanki kendi Ay'ını o kamışın içinde taşıyor gibiydi. Şu yaptığının hiç bir yararı ve amacı olmadığını sonradan anladık, hiç bir şey becermek amacı yoktu, "bazı noktalar vardı ki, onlara sadece dokunmuş olmak için dokunurdu". "Sağır belki yalnızca sağır", tanımıştım onu artık, bu yaptığının hiç bir şey becermek amacı yoktu ve hatta Ay'ı ittiği bile söylenebilirdi, onu yörüngenin en uzak köşesine bile yollamak istiyor olabilirdi. Bu da ona yaraşırdı doğrusu. Ay'ın doğasına, yazgısına, gidişine ters düşen istekler duyması olanaksızdı, eskiden Ay'ın yakınlığıyla coşarken, şimdi de onun uzaklaşmasından haz duyuyordu.. Artık daha fazla çaba göstermeye gerek kalmayan bir noktayı duymuştu..

Ve onu gördüm.

CALVINO

28 Ekim 2013 Pazartesi

İYİ BİR HİKAYE DENMESE DE OLUR..



Ortalama insanların yaşadığı, ortalama bir yerde, her şeyin donup, buz tutmuş olduğu bir zamanda, bir sokak çalgıcısı yaşardı. Kullandığı alete çok aşikar olmadığı açıktı, ancak değişen, dağınık, tutarsız ama yoğun bir şeyleri içinde yaşamış olduğu açıktı, şarkı söyleyişinden belliydi. Söylediği şarkıyı dinlerken, iyi bir şarkı olup olmadığına bir türlü emin olamıyordunuz, ama bir şeyleri, bir yerde çağırıp, bir şeyler hissettiren garip bir duygu kaplıyordu içinizi. İyi söyleyip söylemediğini de umursamadığı zaten çok açıktı, sadece iyi bir şey söylemek için kendi için çalışıyor gibiydi, çünkü bazen neşeli bir şarkı söylerken, birden kesip, hüzünlü bir şarkıya geçiyor, bazen susuyor, canı sıkılınca ya da yorulunca ise gidiyordu. Dediğimiz gibi buz tutmuş garip bir zamandı. Şehir birbiri üstüne yükselen labirentlerden kurulmuştu ve duygularınıza kendinizi fazla kaptırdığınızda kaybolduğunuz ve kimilerinin de yok olduğu zamanlardı. Zaman demek ne kadar doğru o da bilinmez, çünkü yılın ilerlemesi yasaktı, bu kesin olarak yasaktı. Bu nedenle insanlar, bu yerde, labirentlerin içine dikilmiş, girş kapılarındaki nöbetçilere yaranmak ve kandırmak için duygularını yine mantık çerçevesinde kullanırdı, istediği odalara girebilmek için. Yine bu nedenle, müzisyenin yoğun duygularını çağrıştıran şarkılarını insanlar, üzerinde yırtık pırtık kıyafetler olduğu halde, en güçlü nöbetçilerle kavga eden bir etikete sahip olmak için yaptığını düşünürlerdi. Çünkü labirentlerde ilerleyen insanlar onun durmayı seçtiği ayrıntısını, kan ter içinde, yukarı tırmanmaya çalışırken unuturlardı ve kimileri de zorunlu bir sessizlik içinde ama tiksintiyle, içinde bulundukları hayatlarını destekleyen fikirlere inanmayı tercih ederlerdi. Ama müzisyenin, iyi bir müzisyen olarak görülüp, görülmemesi kadar, bu da umrunda değildi. Yalnız, düştüğünde, kulağının çevresinde vızıltılarla dolaşan bir sivrisinek türü vardı ki, bu müzisyenin umrundaydı. Sivrisineklerin önce konuşmayı anladığını sanan müzisyen daha çok gırtlaktan bağırarak şarkı söylemeye çalışıp, onları kaçırmaya çalışmıştı, bu ise daha sonra o yerde, müzisyenin kendini önemli göstermek olduğuna dair dedikodular çıkmasına neden olmaktan başka bir işe yaramadı. Bu dedikoduyu da, genelde bağırma hakkı olmayanların, ancak bağırma hakkı olanların daha alçak sesle suflörlük yapma hakkı verilen bir grup çıkarmıştı. Çünkü sadece labirentin tepesindekilerinin sesinin yüksek çıkmasına hakkı vardı ve yılın hiç geçmemesine verilen yüksek önemle ilgili olduğu düşünülüyordu. Her şey yılın hiç geçmemesine verilen önem üzerine dönüyordu, ve bazı şeyler planlanıyor, bazı şeyler ise kendiliğinden oluyordu, her şey bu dengenin dengesi üzerine kuruluydu ve daha dengeli olan şeylerin dengesini korumak, tabii ki daha kolydı.  Dediğimiz gibi garip zamanlardı. Müzisyen ise fazla bağırmaktan yorulup erken ayrılmak zorunda kalıyor, şarkıları fazla bağırmaktan bozuluyor, ve iyi bir müzisyen olma yolunda vakit kaybediyordu. Bu nedenle sivrisinekleri tek eliyle kovarken, tek eliyle enstrümanını çalmayı öğrendi, bu daha daha çok çalışmasını gerektiriyordu, çünkü zorlu koşullarda müziğini ilerletmeye çalışıyordu. Bir süre sonra vızıltıları duymamayı ve öğreneceğini düşünüyordu, ancak bunun, dengenin dengesinin bozulmasından, daha zorlu  bir denge sınavı olduğu da oldukça olası. Ancak çok daha büyük zorluk sınavları verenlerin de olduğunu düşünürsek, bu konuyu daha fazla da uzatmaya gerek yok.

Dedikodulardan ve kişisel hayatların devamı ve dengesi üzerine oluşturulan fikrlerden , dönelim gerçeklere. Müzisyenin müziğe başlamak istemesinin hikayesi aslında çok da ilginç değildi. Bir zamanlar aşık olmuş, ancak aşık olduğu kadını elde edemeyeceğine inandığı için aşık olmaktan vazgeçmişti. Ancak, kimi insanların aksine, dengesinin korumak adına dişlerinin arasından insanlara aşık olduğu kadını kötüleyen masallar anlatmamıştı, küfürler etmemişti. Rahatına düşkündü, bunu da saklamazdı. Rahatlığına düşkünlüğünün ve durmayı seçmesinin bir ilkesi ve belki de bir rahatlığı olarak, asla fikirlerinin hayatını olumlayacak bir çingene pazarına düşmesini, buna alışmaya istemezdi, en doğru yaşamı donmuş bir zamanda seçemese de, doğrunun varlığını koruma adına dahi doğrunun söylenmesinden yana olmuştu. Ve bir süre boşverdi. Ancak yılın geçmemesinin ne anlama geldiğini, her yaşamadan neyin ne anlama geldiğini bilmeyen bir insan gibi o da bilmiyordu. Bir süre sonra yılın geçmediği bir hayatın, işkence olduğunu hissettiğinde, yerde bulduğu bir enstrümanla aşık kalanların şarkısını söylemek için, tüm içinde birikenleri denemeye başladı. Aslında müzisyenin hikayesinin çok epik bir yanı filan yoktu, olan sadece buydu.

Ancak müzisyenin hikayesini bu kadar umursamaz ve aşksız anlattığım için daha fazla uzatmam onu kızdıracaktır. Çünkü biliyorum ki o yalnızca, aşık kalanlara saygı duyar ve onlara hesap verir. Çünkü yılın ilerlemesinin sadece aşk sayesinde olacağına inanır.

"Aklımız ve sanatımız, karşılıksız olarak, sadece onların hizmetindedir."

 sıkıldı ve gitti..

16 Eylül 2013 Pazartesi

Pahalı röprodüksiyon






......... Burjuva ideolojisine karşı bütün siyasal savları bir solukta sayabilen aydınlar bile bir standartlaşma sürecine geçmekte - apaçık çıkar ve düşünce zıtlığına rağmen ortama uymaya heveslidirler- ve bakış açılarının da giderek rastlansallaştığı, düperdüz kendi tercihlerine ya da önlerindeki fırsatarla ilgili değerlendirmelerine bağlı hale geldiği ölçüde de günün geçerli zihniyetine ayak uydurmaktadırlar. Radikal sandıkları şey, onlar gibiler için ayrılmış kompartımana nesnel olarak o kadar denk düşmektedir ki, radikalizm de bayağılaşarak soyut prestije, bugünlerde bir aydının neye karşı ve neye yandaş olması gerektiğini bilmenin verdiği bir meşruluğa dönüşmektedir. Vaktiyle seçmiş oldukları şeyler, çoktandır öğrenci kardeşlik gruplarıninki kadar kabullenilen, sayıca onlarınki kadar sınırlı ve değerler hiyerarşisi açısından da onlarınki kadar katılaşmış bir durumdadır. Resmi kitsche verip veriştirmekte ama görüşlerini oluştururken de tıpkıuslu çocuklar gibi sadece onlar için önceden seçilmiş yiyeceklere el sürmektedirler. Klişeye karşı klişe. Bu tür genç bohemlerin oturduğu yerler de düşünsel hanelerine benzer. Duvarlarda "Ayçiçekleri" veya "Arles'daki Kahve" gibi ünlü Van Gogh'ların aldatıcı biçimde sadık renkli röprodüksiyonları, kitap rafında suyunun suyu sosyalizm ve psikanalizle birlikte bazı ketlenmeleri olan mahçup hovardalar için bir miktar seksoloji. Buna Proust'un Random House baskısı da eklenmeli. Scoot Mancrief'in güzel çevirisi buna layık değildi oysa: Bir edisyon ki kapağında bile indirimli fiyat seçkinliğini hissetirmekte ve "bütün kitaplar bir arada" diye bağıran kaskatı biçimiyle de bu her cümlesi bir hazır düşünceyi etkisiz kılan yazarla sanki alay etmekte: Demek Alman evlerindeki orman hayvanları ve Kuzet Kutbu seferleriyle ilgili kitapların yerini gençler için şimdi de ödüllü bir eşcinsel olarak Proust dolduruyor burada. Sonra bir gramafon ve yanında berisinde bazı plaklar: Belli ki tren istasyonlarına derin bir ilgi duyan sağlıklı ve yiğit bir ruhun Lincoln-kantatası, yeri geldiğinde mutlaka huşu içinde dinlenen Oklahama folkloru ve kendinizi hem aynı anda kolektif, hem cüretli, hem de rahat hissetmenizi sağlayan bir kaç tane gürültülü caz plağı. Ortaya atılan her görüş dostların onayını kazanıyordur burada, ileri sürülen her sav önceden biliniyordur. En aykırıları da dahil bütün kültürel ürünlerin büyük sermayenin dağıtım mekanizmalarına bağlanmış olması, bu en gelişmiş ülkede seri üretim damgasını taşımayan hiç bir ürünün okura, seyirciye ve dinleyiciye ulaşma imkanının bulunmaması-bunlar farklı yollara sapma özlemlerini daha işin başında kendi konularından yoksun bırakıyor. Kafka bile bir ucuz stüdyo demirbaşı olmak üzere. Aydınlar kendi dünyalarının onayını almış şeylere, şimdiden o kadar bağlılar ki, entelektüel seçkinlik etiketi taşımayan hiç bir şeyi arzulamıyorlar artık. İhtirasın hedeflediği en yüksek nokta, kabul görmüş şey üzerinde uzmanlık: Doğru sloganı bulmak. Yeni başlayanların ise dışarıda kalması bir yanılsama, sadece sıralarını bekliyorlar. 


     Onları dönek olarak görmek bile fazla değer biçmek olur...

Minima Moralia-Adorno

8 Eylül 2013 Pazar



                                     ATEŞ HATTINDAN UZAKTA

     Hava taarruzlarıyla ilgili haberlerde, uçakları üreten firmaların da adı geçiyor çoğu zaman : Focke-Wulff, Heinkel, Lancaster - şimdi bunlar aldı konuşmalarda bir zamanlar Hussar süvarilerinin, mızraklı birliklerin, zırhlı şövalyelerin tuttuğu yeri. Yaşamı yeniden üretmenin, ona tahakküm etmenin ve onu yok etmenin mekanizmaları birdir ve bu yüzden sanayi, devlet ve reklamcılık iç içe geçmiştir. O zaman abartı sayılmıştı, ama "savaş ticarettir" diyenlerin haklı çıktığı görülüyor bugün: Devlet, kar dünyasının tikel çıkarlarından bağımsız değil artık; aslında her zaman onların hizmetindeydi, şimdi ideolojik olarak da oraya yerleşti. Kentlerin yıkımındaki müteahhitlerin adının her anılışı, her alkış, imar zamanında da en iyi komisyonları almasını sağlayacak itibarı kazandırıyor ona.

..... Savaşın enformasyonla, propagandayla ve medya yorumlarıyla görünmez kılınması, ilk tankların üzerindeki kameramanlar ve kahramanca ölen gazeteciler, kamuoyunu çekip çevirmeye yönelik aydınlatma tekniklerinin hercümerci ve bütün o aldırışsız, unutkan hareketlilik : Deneyimin, insanlarla yazgıları arasındaki boşluktan başka bir şey olmayan deneyimin - ki insanların gerçek yazgıları da bu boşluğun içinde şekillenir - kuruyup büzüşmesinin bir başka ifadesidir bunların hepsi. Olayların şeyleymiş, katılaşmış, alçıdan kalıpları, olayların yerini almıştır sanki. İnsanlar seyircisi olmayan çünkü herkesin küçük bir rolle de olsa ekrana çıktığı bir belgesel canavar filminin figüranlarına indirgenmektedir. O herkesin tepkisini çeken sahte savaş deyiminin altında yatan da budur.  Deyimin kaynağında, yaşanan dehşetle ilgili söylentileri "propagandadan" ibaret sayan - ve böylece vahşetlerini daha da pervasızca sürdürebileceğini düşünen- Faşist aldırmazlığın yattığı doğrudur elbet. Ama bütün Faşist eğilimler gibi bunun köklerinde de gerçeğin bazı öğeleri vardır; ve bu gerçekler de Faşist tavrın onları habisçe sezdirmesiyle kendilerini gösterebilmektedir. Savaş gerçekten sahtedir, ama bütün dehşetlerden daha tüyler ürpertici bir sahteliktir bu ve onunla eğlenenler de yıkıma asıl katkıyı yapanlardır. 



.....Darbeyi, karşı-darbe izledikçe felaket de sürer gide. Katledilenlerin öcünün alındığını düşünmek bile yeter bunu görmek için. Karşı taraftan da aynı sayıda insan öldürüldüğünde dehşet kurumsallaşacaktır...Ama ölülerin öcünün de alınmaması halinde de Faşizmin zaferi yanına kar kalacak ve bu kadar kolay olduğu görüldükten sonra da daha rahat sürdürülecektir...Sinemada haftalık dünya haberleri: Mariana adalarının işgali, Guam da dahil.Verdiği izlenim, savaşa değil inşaat mühendisliğine ve sonsuz bir ciddiyet ve yoğunlaşmayla üstlenilen bir yol-hafriyat çalışmasına ilişkin. Bir de buharlı dezenfeksiyona, yerküre ölçeğinde başlatılmış bir böcek öldürme operasyonuna.


Adorno- Minima Moralia


3 Mart 2013 Pazar

OYUNUN KURALLARI


OYUNUN KURALLARI


                      
                                                                 “Gösteri öyle bir birikim aşamasındaki sermayedir ki, imaj haline gelir. “
                                                                                        Guy Debord- Gösteri Toplumu

     Parodik bir kolajdan ibaret olan, popüler kültürümüzün uyumlu kahramanları, popüler "entelektüeller" için, tutarlılık zorunluluğu yoktur. Her şey, her şeye bağlıdır, tarihsel olaylar hikayeleştirilebilir ve özdeşleşme sunularak bir Hollywood filmi duygusallığına çevrilebilir, mantığı ortadan kaldırma adına, aynı kelimelerle yapılan tekrarlarla, basit koşullanmalar yaratılabilir. Bol kullanılan terimler ve sıfatlarla, kişiler ve fikirler birleştirilip, kelimeler bilgilendirme işlevlerinden uzaklaştırıp, duygu çağırıcı simgeler olarak kullanılabilir. Karşıtı adına hayali bir fikir üretilip çürütülebilir. Hiç bir şey, hiç bir şeye bağlı değildir ama her şey tüketim kültürüne bağlı olmalıdır. Bu kuralın sahnede kalmanın ana şartını çok iyi bilen popüler entelektüel, bunun dışında var olan düşünceleri görmezden gelir, bunu yapamazsa da, bu fikirlerin güçlendikleri noktada, hedef kitlesine göre, içeriğini boşaltıp, tüketim kültürüne adapte etmeyi, aldığı dolgun maaş karşılığı, patronlarına bir ek iş olarak sunar. 
     

    Sosyolojik temel sınıflandırmalar yasak bir alanı içerir. Şirketlerin “geniş insiyatifli” ve espresso makineli, cool ofislerinde çalışan esnek uzmanların, özgün ve bundan ötürü ayrıcalıklı olduğu, yönetilmedikleri ve seçimlerinde özgür olduğu yanılsamasını yok edebileceği için, sınıflandırma, dar görüşlülüğün ürünü ve insanları nesneleştirme olarak gösterilmelidir.Ayrıca tutarlılık gerektiren bir sosyolojik sınıflandırma geleneği, manipülasyon olasılığını da yok edecek, tarihsel bir bakışla bakılmasının yolunu açacak ve bu anın hazcı tüketim kültürüne bir engel teşkil edecektir. Tüketim kültüründe, insanlar anlık zevklere yoğunlaşmalı, geçmiş ve gelecek algısı var olmamalı, belirsizlik ve beklentisizlikle yaşamalı ve işler kötüye gittiğinde alışverişe çıkmalıdır. Sonuçta entelektüellerimizin patronları da aynı kişiler ya da birbirleriyle çıkar ortaklığı olan kişilerdir ve kimse patronunun altını oyduğu için elbette ki ,maaş alamaz. 

     Bu oyunun devam etmesi için ise, "ignore" (görmezlikten gelme) taktiğini uygulamaktan sinirleri yıpranmış uyumlu entelektüellerimizin, patronlarından küçük bir ricası vardır, "kültür otoritesi" olmanın tek şartının otorite olarak tanınmış olması. Bu da oyunun kurallarını kabul etmeyen herkesin patolojik ilan edilmesiyle mümkündür. Sınıflara ve kişilere göre, zaman zaman Freud yardıma çağırılabilir ve aile sevgisi görmemekten kaynaklanan bir patoloji yaratılabilir. Zaman zaman, mahalle kavgası çiğliğindeki gizil kıskançlık ve haset, kimi zaman öfkeli bir psikopatlık, eksiklik memnuniyetsizlik, tanımlanan ve patolojik kılınan kişilere göre değiştirilerek kullanılabilir. Nasıl yapıldığı önemli değildir, eleştirel olanlar mutsuzdur, gerçekçi ve eleştirel bir mutluluk yoktur, mutluluğun kabülü aptallığı içerir, ( burada koşulların kötülüğünden sınırlı ve zararsızca bahsedilebilir.) , mutsuz olanların (koşulların çok iyi olduğu var sayılarak) kendisiyle ilgili sorunları vardır, daha iyi tahlil yapabildiklerini düşünen ve meşhur olmayanlar (başarının koşulunun son zamanlarda sisteme hizmet etme yeteneğinden bile iyice uzaklaştığı ve bağlantıların birincil hale geldiğini yadsıyarak) kıskançtır…vs. Otoritenin tek şartı otoriteliğin kabülüdür, ve  artık onu denetleyecek ne bir agora, ne de bir sosyallik kalmıştır, bu nedenle istediği kadar saçmalamakta serbesttir. Özet olarak işin özü, eleştirel olanları her nasıl olursa olsun, patolojiklikle sınıflandırmaktır. Bunu yaparken, daha becerikli olanları, o çok karşı olduğu ve tozlu raflarına kaldırdıkları sosyoloji kitapları ve sınıf tahlilleriyle bunu yaparlar. Zaten kodlama ve sınıfsal tahlil, muhaliflere yasaklanmıştır, sistemi oluşturanlar tarafından fişlemeye kadar olan bir özgürlük alanı vardır. (Sistemin temsilcileri, bu çalışma ve tahlillerini çok ulu orta dillendirmeyip, yalnızca strateji belirlemek için kullandıkları için, reklamcıların ordan burdan yapıştırdığı anlamları yüklediği fetiş nesnelerini tüketerek kendini var eden, "küçük kara balıkların" özgünlük ve özgürlük yanılsamaları yok edilmediği için bu bir sorun teşkil etmez. Zaten bu sınıfın üyeleri, görece ayrıcalıkları konumunu korumak için sistem ile fikirsel bir işbirliği içindedir ve sistemin kendilerini fişleyebilme özgürlüğünden çok, "kendileriyle sorunlu olan öfkeli ve tatminsiz" muhaliflerin (belki de bir yaşam danışmanı edinmelidirler.) "dar kafalı" ve trendlerin dışındaki sıkıcı tahlilleri rahatsızlık vericidir. Kazananlar ve şöhret söz konusu olduğunda (şöhretin de bir tüketim nesnesine yüklenen anlamın değişik bir anlatımı olduğunu sistem yöneticileri bilmektedir) insanların arzularının yarattığı yanılsamayla, gerçekleri görmek konusundaki yeteneksizliklerini bilen sistemin yöneticileri böylece, kendilerinden dolgun maaşlar alan, “kazanan” entelektüellerin, eleştiri üstü kalacağı bir ambians sağlarlar. 

             

              Oyunu korumanın bir yönü de, kazananlara dokunulmazlık görüntüsü vermektir. Bu kazanan entelektüeller, aynen İngiltere'nin genç ve dinç imajı adına, sömürge ülkelerindeki diplomatlarının bir zamanlar, yaşlanmadan emekli edilmeleri gibi, bu entelektüeller de başkaları tarafından yenilmeden önce, sistemin yöneticileri tarafından ipleri çekilerek bitirilir ve gerekirse yeniden kullanılmak üzere bir köşeye yerleştirilir. Zaten zaafı sahne bağımlılığı olan bu uyumlu entelektüeller, yeniden oyuna girmek için her şey olmaya razıdırlar. Zaten hiç bir şey de hiç bir şeye bağlı değildir. 

     “İktidarın kaynağı simülasyona uğratılmış bir mekana hükmetmektir ve gücü söylemlerinin gerçek olmadığını bilmesinden gelir. İktidar olarak yönetmek, bir gerçeklik olarak ölmek ve bir tuzak olarak kendini üretmektir.” Ne gariptir ki, kendi söylemlerinin gerçek olmadığını bilen iktidarın tersine  yönettikleri, bu söylemlerin gerçek olduğunu kanıtlamak için efendilerini güldüren, bir çaba içindedirler.

     Oyunun devam etmesi, kurallarının akıllıca olmasında değil, kazananların dokunulmazlığı yanılsamasına bağlıdır. 

30 Aralık 2012 Pazar

BİZ HALA RÜYALARA İNANIYORUZ



yanan izmaritin ateşiyle sigara yakar gibiydi dışarıda karanlık/Ve nedense hep hafif bir rüzgar eserdi /sokak loşluğu estetiğinde gömleklerimiz uçuşurdu /bir bayrak gibi/Ve banklar en eski tapınaklarımızdı /boşluklarında çilingirler açtığımız
Hayat uzakta hayaller yakındaydı

Nöbet tutardık geceleri duvarlardaki şehrin kutsal şiirlerini korumak için hiç sekmezdi her harfinde bir hayal uçuşurdu/cümleler yavşayıp uzamamıştı henüz /Mitolojik tanrıların hayalleri inceltemediği zamanlardaydık/Hep bir trajedi uçuşurdu havada da dönüp bakmazdı bile kimse/ve harflerin üstünü eze eze konuşan abilerimizdi/arada görünüp giden/ve bize kısa bir çığlık gibi hayatı öğreten

Sonra bir yasak gibi yakarken cigaramızı/Resimler uçuşurdu beynimizden/Hızlı değildi görüntüler ve değerliydi resimler/Biz de her seferinde farklı boyardık aynılarını içimizde
Çünkü hayat uzakta hayaller yakındaydı

O yüzden hiç utanmadan daha bir rüyaların bekçisi oluverirdik/ Şehir voltalarının sallanan tören yürüyüşleriyle / Umarsız aykırı kelimelerin mekanlarına götürüdü bizi ayaklarımız/ Hayata utangaç ve sessiz bir çığlık atan delikanlıların/Asla bir kere söylenmeyen tekrar eden cümleleri /Kesik bir müzikti mendireklerin kayalarına çarpan/
Tren yolculuklarına sabredemediğimiz harbi zamanlardı/Neden mi
Çünkü
hayat uzak
hayaller yakındı

14 Kasım 2012 Çarşamba

Welcome To The Soft Parade / 1


    20-25 yaş arası insanlar senin için tehlikelidir, unutma. Hayatta işlerine yaramayacak bilgilerin içeriğini arttır, öğretimi uzat, onları hemen sosyal hayatın içine sokma. Bağları yoktur, özgüvenleri yüksektir, bunları tersine çevirene kadar onları idare etmemiz gerekiyor.

     Çok iyi bir geleceğin onları beklediğine dair efsanelerle onları besle, eski çileci taktik. Ama eğlence alanını da boş bırakma, zararsız enerji boşaltımlı faaliyetler düzenle, anlamsız fanatiklikler yarat. Cuma ve cumartesi akşamları dışarı çıkmanın bir gereklilik olduğunu yavaş yavaş dayatmaya başla, biliyorsun geceleri ışıkları loş evlerde toplanan gençler tehlikelidir, dışarıda eğlenceyi yönlendirebilirsin ama içeride neler olduğunu bilemezsin. En uyumlu olan, en kalabalık kitleden kurtulmuş oldun, uzun bir süre, enerjileri yetmeyene kadar hafta sonu dışarıya çıkma geleneğini sürdürecek, gittikleri mekanları birbirlerine anlatarak vakit geçireceklerdir. Bu yaşlarda olası alternatif düşüncelerin tutarlı seviyelere gelmesini önlemek için boş vakit bırakmamalısın, hafta sonu hezeyanı daha bunu oluşmadan engelleyecektir. Tutarlı hale gelmemiş alternatif düşüncelerden korkma, bir süre sonra fabrika ayarlarına dönecektir. Hafta içleri ölçülüleştikçe, hafta sonu intikam geceleri daha ölçüsüzleşmelidir. 


     Daha zor ikna edebileceğin kitle, göstergelerin içinin boş olduğunu gören ve toplumun intiharını hisseden kitledir. Dışarıda kalamayacak kadar güçlü olamayanlar uzun süre direnemeyecektir, onlar hakkında bir şey yapmana gerek yoktur, bir süre sonra pişmanlık ve geç kalmışlık hissiyatına kapılacaklar ve uyumlulardan dahi uyumlu olacaklardır.  Bunu umursamayacak kadar güçlü olanlar, büyük ihtimalle yasadşı uyuşturucu maddelere yönelecektir. Uyarıcılar zenginler, yatıştırıcılar fakirler içindir, unutma, işler karışmasın. Halusinojikler ise aydınlandığını zanneden manyaklar ve insanlara sıkıcı yaşamlarını sahte şöhret kimliksizliğiyle şizofreninin kıyısında yaşattığın oyuncular içindir. Hem dışarıda kalacak kadar güçlü, hem de uzlaşmamanın, uzlaşılmış zorunlulukların monoton sorumluluğundan daha fazla güç ve irade istediğini bilen ve bu yönde kendini besleyenler hakkında maalesef yapabileceğin bir şey yoktur.(Kimilerini televizyona çıkartman yeterli olacaktır, gerçekten bunu mu istediklerini yoksa muhalif ya da ayrıksı bir duruşla samimi olarak mı başladıklarını sen bile ayırt edemeyeceksin.) Her sorunu halledememek de senin genel sorunundur, biliyoruz. Genelde sırasıyla marjinal, patolojik ve kriminal ilan ettiğin bu kitle senin düşmanındır, biliyorsun, her şeyi genel kitleye uyguladığın kurallarla halledemezsin ve özel kişilere, özel yaptırımlar uygulamak zorunluysa, toplumu kötülüklerden korumak adına, bu çok da ahlaksızca bir durum değildir. Her oyunun sertliği ve kuralları oynanılan kişilere göre değişir, genel argümanlar ve yaptırımlar genel insanlar içindir, biliyoruz. Ama bunu yaparken, gerek toplumunun senden bilinçsizce aynaladığı, "söylemlerin gerçekleri saklama kuralı" içinde konuşan ama uygulamadığı ve göze batmadan uygulamamasında sakınca olmayan ahlaki kodlarınla, gerek özel olarak karalamalar ve iftiralarla, onların gerçekten zararlı olduğuna inandırmalısın ki,kendin için değil de, toplum  uygulamadığı kurallarını bu kişilerin bozduğu için bunu onlar için yaptığına kendini inandırma ihtiyacında zorlanmasın. Yoksa, zaten yarattığın simülasyondan sıkılmış olan ve etik yaşam şansı vermediğin için böyle bir değerlendirme yetisi gelişmemiş toplum üyelerin, iyi ve kötü olduğunu dahi değerlendirmeden, bu insanlara hayranlık duyacaktır. Toplumun, her tür aykırı hatta ayrıksı insanı yüz yüzyken kınaması hiç bir şeyi değiştirmez,  ekran ulaşılmazlığının güvenliği söz konusu olduğunda katiller dahi heyecan vericidir ve uygarlığın toplumun orta tabakasına yasakladığı kötü hazları, zararsız fetişler olarak yönlendirmek faydalı dahi olabilir.  Çoğunluk sadizmiyle ve ahlaklılaştırılan söylemlerle gösterilen şiddet, hümanist ve ahlaklı  toplumumuza gizil bir haz verir ve  savaşta ölen insanları dahi keyifle izleyebilirler, biliyorsun. Şöhret göstergelerini kullandığın ve aynı zamanda gerçek farklılıkları genel mantığın dışına çıkarmayarak karikatürize ettiğin rollerdeki oyuncular, bu konuda sana yardımcı olacaktır.

     
magitte-aşk

        Cinsellik çok konuşulmalı ve az yaşanmalıdır. Her ikisinde de bir oynama olması sakıncalı olacaktır. Cinsel uyaranları arttır ama cinselliğin yaşanmasını kısıtla, böylece cinselliğin yarattığı gerilimi insanların iş enerjisine aktarabilirsin. Unutma, cinsel olarak tatmin olmuş bir insanı çalıştırman daha zor olacaktır. Eksiklik duygusu ve yem senin silahlarındır. Cinselliğe yönelik "kültürel" ürünler satmalı, cinsel içerikli espriler güldürmelidir. Cinselliğin konuşulmasının yaşanmasından fazla olması gerekir. Bu denge bozulursa işler zorlaşacaktır, bastırmayı arttırman gerekir.

     Bunu cinselliğin felsefesini denetleyerek yapabilirsin ki ,belki de en önemlisi budur. Kadınlar genel olarak kendilerini lojistik bir destek olarak görmeli, bunun yetmediği durumlarda duygusal yüceltmeleri kullanmalı, erkekler ise kendini fetheden ve koruyucu olarak görmelidir. Bunun da yetmediği durumlarda ise kabul edilebilir kötü olan, kaçamak devreye girebilir. Kötülüğün hazzı, genel anlayışın değişmesine daha tercih edilebilir bir durumdur.


     Cinselliğin iki cins arasında ortak bir zevk olarak görülmesi tehlikeli bir durumdur, unutma. Bunun da serbest cinsellik gibi sadece motto olarak kalması ve gerçekleşmemesi gerekir. Toplum bu yöne doğru giderse sosyal antropolojik verilerinin ortaya çıkar, kabile düzenine dair uyduruk bilgilerden bahset, yeni dizi kahramanları yarat.

      
Gerçekten tek eşli bir erkek işine yaramaz, erkek sadece tek eşli gözükmeli ve çok eşli olmalı ve böylece kafasında cinsellikle bağlantılandırdığı fethetme duygusunu sürdürmeli ve verimli bir iş gücü olmalıdır. Huzur da sadece bir motto olarak kalmalıdır, huzurlu bir insan verimli bir iş gücü olamaz, unutma, kendini çabalayacak kadar yetersiz hissetmelidir, kendini tamamlanmış hisseden bir insanı çalıştıramazsın, unutma. Çok eşliliğe kolay ulaşamaması ve tek eşliyken kendini eksik hissettirilmesi resmi tamamlayacaktır. Kadınsa, mümkünse duygusal boşluğa düşmediği zamanlar haricinde tek eşli olmalı, lojistik destek ve duygu yüceltimi koşullanmalarıyla yaşamaya devam etmelidir. Bunun dışındaki durumlarda, kabul edilmiş kötünün hazzı kaçamak işleri halledecektir.