28 Ekim 2013 Pazartesi

İYİ BİR HİKAYE DENMESE DE OLUR..



Ortalama insanların yaşadığı, ortalama bir yerde, her şeyin donup, buz tutmuş olduğu bir zamanda, bir sokak çalgıcısı yaşardı. Kullandığı alete çok aşikar olmadığı açıktı, ancak değişen, dağınık, tutarsız ama yoğun bir şeyleri içinde yaşamış olduğu açıktı, şarkı söyleyişinden belliydi. Söylediği şarkıyı dinlerken, iyi bir şarkı olup olmadığına bir türlü emin olamıyordunuz, ama bir şeyleri, bir yerde çağırıp, bir şeyler hissettiren garip bir duygu kaplıyordu içinizi. İyi söyleyip söylemediğini de umursamadığı zaten çok açıktı, sadece iyi bir şey söylemek için kendi için çalışıyor gibiydi, çünkü bazen neşeli bir şarkı söylerken, birden kesip, hüzünlü bir şarkıya geçiyor, bazen susuyor, canı sıkılınca ya da yorulunca ise gidiyordu. Dediğimiz gibi buz tutmuş garip bir zamandı. Şehir birbiri üstüne yükselen labirentlerden kurulmuştu ve duygularınıza kendinizi fazla kaptırdığınızda kaybolduğunuz ve kimilerinin de yok olduğu zamanlardı. Zaman demek ne kadar doğru o da bilinmez, çünkü yılın ilerlemesi yasaktı, bu kesin olarak yasaktı. Bu nedenle insanlar, bu yerde, labirentlerin içine dikilmiş, girş kapılarındaki nöbetçilere yaranmak ve kandırmak için duygularını yine mantık çerçevesinde kullanırdı, istediği odalara girebilmek için. Yine bu nedenle, müzisyenin yoğun duygularını çağrıştıran şarkılarını insanlar, üzerinde yırtık pırtık kıyafetler olduğu halde, en güçlü nöbetçilerle kavga eden bir etikete sahip olmak için yaptığını düşünürlerdi. Çünkü labirentlerde ilerleyen insanlar onun durmayı seçtiği ayrıntısını, kan ter içinde, yukarı tırmanmaya çalışırken unuturlardı ve kimileri de zorunlu bir sessizlik içinde ama tiksintiyle, içinde bulundukları hayatlarını destekleyen fikirlere inanmayı tercih ederlerdi. Ama müzisyenin, iyi bir müzisyen olarak görülüp, görülmemesi kadar, bu da umrunda değildi. Yalnız, düştüğünde, kulağının çevresinde vızıltılarla dolaşan bir sivrisinek türü vardı ki, bu müzisyenin umrundaydı. Sivrisineklerin önce konuşmayı anladığını sanan müzisyen daha çok gırtlaktan bağırarak şarkı söylemeye çalışıp, onları kaçırmaya çalışmıştı, bu ise daha sonra o yerde, müzisyenin kendini önemli göstermek olduğuna dair dedikodular çıkmasına neden olmaktan başka bir işe yaramadı. Bu dedikoduyu da, genelde bağırma hakkı olmayanların, ancak bağırma hakkı olanların daha alçak sesle suflörlük yapma hakkı verilen bir grup çıkarmıştı. Çünkü sadece labirentin tepesindekilerinin sesinin yüksek çıkmasına hakkı vardı ve yılın hiç geçmemesine verilen yüksek önemle ilgili olduğu düşünülüyordu. Her şey yılın hiç geçmemesine verilen önem üzerine dönüyordu, ve bazı şeyler planlanıyor, bazı şeyler ise kendiliğinden oluyordu, her şey bu dengenin dengesi üzerine kuruluydu ve daha dengeli olan şeylerin dengesini korumak, tabii ki daha kolydı.  Dediğimiz gibi garip zamanlardı. Müzisyen ise fazla bağırmaktan yorulup erken ayrılmak zorunda kalıyor, şarkıları fazla bağırmaktan bozuluyor, ve iyi bir müzisyen olma yolunda vakit kaybediyordu. Bu nedenle sivrisinekleri tek eliyle kovarken, tek eliyle enstrümanını çalmayı öğrendi, bu daha daha çok çalışmasını gerektiriyordu, çünkü zorlu koşullarda müziğini ilerletmeye çalışıyordu. Bir süre sonra vızıltıları duymamayı ve öğreneceğini düşünüyordu, ancak bunun, dengenin dengesinin bozulmasından, daha zorlu  bir denge sınavı olduğu da oldukça olası. Ancak çok daha büyük zorluk sınavları verenlerin de olduğunu düşünürsek, bu konuyu daha fazla da uzatmaya gerek yok.

Dedikodulardan ve kişisel hayatların devamı ve dengesi üzerine oluşturulan fikrlerden , dönelim gerçeklere. Müzisyenin müziğe başlamak istemesinin hikayesi aslında çok da ilginç değildi. Bir zamanlar aşık olmuş, ancak aşık olduğu kadını elde edemeyeceğine inandığı için aşık olmaktan vazgeçmişti. Ancak, kimi insanların aksine, dengesinin korumak adına dişlerinin arasından insanlara aşık olduğu kadını kötüleyen masallar anlatmamıştı, küfürler etmemişti. Rahatına düşkündü, bunu da saklamazdı. Rahatlığına düşkünlüğünün ve durmayı seçmesinin bir ilkesi ve belki de bir rahatlığı olarak, asla fikirlerinin hayatını olumlayacak bir çingene pazarına düşmesini, buna alışmaya istemezdi, en doğru yaşamı donmuş bir zamanda seçemese de, doğrunun varlığını koruma adına dahi doğrunun söylenmesinden yana olmuştu. Ve bir süre boşverdi. Ancak yılın geçmemesinin ne anlama geldiğini, her yaşamadan neyin ne anlama geldiğini bilmeyen bir insan gibi o da bilmiyordu. Bir süre sonra yılın geçmediği bir hayatın, işkence olduğunu hissettiğinde, yerde bulduğu bir enstrümanla aşık kalanların şarkısını söylemek için, tüm içinde birikenleri denemeye başladı. Aslında müzisyenin hikayesinin çok epik bir yanı filan yoktu, olan sadece buydu.

Ancak müzisyenin hikayesini bu kadar umursamaz ve aşksız anlattığım için daha fazla uzatmam onu kızdıracaktır. Çünkü biliyorum ki o yalnızca, aşık kalanlara saygı duyar ve onlara hesap verir. Çünkü yılın ilerlemesinin sadece aşk sayesinde olacağına inanır.

"Aklımız ve sanatımız, karşılıksız olarak, sadece onların hizmetindedir."

 sıkıldı ve gitti..

16 Eylül 2013 Pazartesi

Pahalı röprodüksiyon






......... Burjuva ideolojisine karşı bütün siyasal savları bir solukta sayabilen aydınlar bile bir standartlaşma sürecine geçmekte - apaçık çıkar ve düşünce zıtlığına rağmen ortama uymaya heveslidirler- ve bakış açılarının da giderek rastlansallaştığı, düperdüz kendi tercihlerine ya da önlerindeki fırsatarla ilgili değerlendirmelerine bağlı hale geldiği ölçüde de günün geçerli zihniyetine ayak uydurmaktadırlar. Radikal sandıkları şey, onlar gibiler için ayrılmış kompartımana nesnel olarak o kadar denk düşmektedir ki, radikalizm de bayağılaşarak soyut prestije, bugünlerde bir aydının neye karşı ve neye yandaş olması gerektiğini bilmenin verdiği bir meşruluğa dönüşmektedir. Vaktiyle seçmiş oldukları şeyler, çoktandır öğrenci kardeşlik gruplarıninki kadar kabullenilen, sayıca onlarınki kadar sınırlı ve değerler hiyerarşisi açısından da onlarınki kadar katılaşmış bir durumdadır. Resmi kitsche verip veriştirmekte ama görüşlerini oluştururken de tıpkıuslu çocuklar gibi sadece onlar için önceden seçilmiş yiyeceklere el sürmektedirler. Klişeye karşı klişe. Bu tür genç bohemlerin oturduğu yerler de düşünsel hanelerine benzer. Duvarlarda "Ayçiçekleri" veya "Arles'daki Kahve" gibi ünlü Van Gogh'ların aldatıcı biçimde sadık renkli röprodüksiyonları, kitap rafında suyunun suyu sosyalizm ve psikanalizle birlikte bazı ketlenmeleri olan mahçup hovardalar için bir miktar seksoloji. Buna Proust'un Random House baskısı da eklenmeli. Scoot Mancrief'in güzel çevirisi buna layık değildi oysa: Bir edisyon ki kapağında bile indirimli fiyat seçkinliğini hissetirmekte ve "bütün kitaplar bir arada" diye bağıran kaskatı biçimiyle de bu her cümlesi bir hazır düşünceyi etkisiz kılan yazarla sanki alay etmekte: Demek Alman evlerindeki orman hayvanları ve Kuzet Kutbu seferleriyle ilgili kitapların yerini gençler için şimdi de ödüllü bir eşcinsel olarak Proust dolduruyor burada. Sonra bir gramafon ve yanında berisinde bazı plaklar: Belli ki tren istasyonlarına derin bir ilgi duyan sağlıklı ve yiğit bir ruhun Lincoln-kantatası, yeri geldiğinde mutlaka huşu içinde dinlenen Oklahama folkloru ve kendinizi hem aynı anda kolektif, hem cüretli, hem de rahat hissetmenizi sağlayan bir kaç tane gürültülü caz plağı. Ortaya atılan her görüş dostların onayını kazanıyordur burada, ileri sürülen her sav önceden biliniyordur. En aykırıları da dahil bütün kültürel ürünlerin büyük sermayenin dağıtım mekanizmalarına bağlanmış olması, bu en gelişmiş ülkede seri üretim damgasını taşımayan hiç bir ürünün okura, seyirciye ve dinleyiciye ulaşma imkanının bulunmaması-bunlar farklı yollara sapma özlemlerini daha işin başında kendi konularından yoksun bırakıyor. Kafka bile bir ucuz stüdyo demirbaşı olmak üzere. Aydınlar kendi dünyalarının onayını almış şeylere, şimdiden o kadar bağlılar ki, entelektüel seçkinlik etiketi taşımayan hiç bir şeyi arzulamıyorlar artık. İhtirasın hedeflediği en yüksek nokta, kabul görmüş şey üzerinde uzmanlık: Doğru sloganı bulmak. Yeni başlayanların ise dışarıda kalması bir yanılsama, sadece sıralarını bekliyorlar. 


     Onları dönek olarak görmek bile fazla değer biçmek olur...

Minima Moralia-Adorno

8 Eylül 2013 Pazar



                                     ATEŞ HATTINDAN UZAKTA

     Hava taarruzlarıyla ilgili haberlerde, uçakları üreten firmaların da adı geçiyor çoğu zaman : Focke-Wulff, Heinkel, Lancaster - şimdi bunlar aldı konuşmalarda bir zamanlar Hussar süvarilerinin, mızraklı birliklerin, zırhlı şövalyelerin tuttuğu yeri. Yaşamı yeniden üretmenin, ona tahakküm etmenin ve onu yok etmenin mekanizmaları birdir ve bu yüzden sanayi, devlet ve reklamcılık iç içe geçmiştir. O zaman abartı sayılmıştı, ama "savaş ticarettir" diyenlerin haklı çıktığı görülüyor bugün: Devlet, kar dünyasının tikel çıkarlarından bağımsız değil artık; aslında her zaman onların hizmetindeydi, şimdi ideolojik olarak da oraya yerleşti. Kentlerin yıkımındaki müteahhitlerin adının her anılışı, her alkış, imar zamanında da en iyi komisyonları almasını sağlayacak itibarı kazandırıyor ona.

..... Savaşın enformasyonla, propagandayla ve medya yorumlarıyla görünmez kılınması, ilk tankların üzerindeki kameramanlar ve kahramanca ölen gazeteciler, kamuoyunu çekip çevirmeye yönelik aydınlatma tekniklerinin hercümerci ve bütün o aldırışsız, unutkan hareketlilik : Deneyimin, insanlarla yazgıları arasındaki boşluktan başka bir şey olmayan deneyimin - ki insanların gerçek yazgıları da bu boşluğun içinde şekillenir - kuruyup büzüşmesinin bir başka ifadesidir bunların hepsi. Olayların şeyleymiş, katılaşmış, alçıdan kalıpları, olayların yerini almıştır sanki. İnsanlar seyircisi olmayan çünkü herkesin küçük bir rolle de olsa ekrana çıktığı bir belgesel canavar filminin figüranlarına indirgenmektedir. O herkesin tepkisini çeken sahte savaş deyiminin altında yatan da budur.  Deyimin kaynağında, yaşanan dehşetle ilgili söylentileri "propagandadan" ibaret sayan - ve böylece vahşetlerini daha da pervasızca sürdürebileceğini düşünen- Faşist aldırmazlığın yattığı doğrudur elbet. Ama bütün Faşist eğilimler gibi bunun köklerinde de gerçeğin bazı öğeleri vardır; ve bu gerçekler de Faşist tavrın onları habisçe sezdirmesiyle kendilerini gösterebilmektedir. Savaş gerçekten sahtedir, ama bütün dehşetlerden daha tüyler ürpertici bir sahteliktir bu ve onunla eğlenenler de yıkıma asıl katkıyı yapanlardır. 



.....Darbeyi, karşı-darbe izledikçe felaket de sürer gide. Katledilenlerin öcünün alındığını düşünmek bile yeter bunu görmek için. Karşı taraftan da aynı sayıda insan öldürüldüğünde dehşet kurumsallaşacaktır...Ama ölülerin öcünün de alınmaması halinde de Faşizmin zaferi yanına kar kalacak ve bu kadar kolay olduğu görüldükten sonra da daha rahat sürdürülecektir...Sinemada haftalık dünya haberleri: Mariana adalarının işgali, Guam da dahil.Verdiği izlenim, savaşa değil inşaat mühendisliğine ve sonsuz bir ciddiyet ve yoğunlaşmayla üstlenilen bir yol-hafriyat çalışmasına ilişkin. Bir de buharlı dezenfeksiyona, yerküre ölçeğinde başlatılmış bir böcek öldürme operasyonuna.


Adorno- Minima Moralia


3 Mart 2013 Pazar

OYUNUN KURALLARI


OYUNUN KURALLARI


                      
                                                                 “Gösteri öyle bir birikim aşamasındaki sermayedir ki, imaj haline gelir. “
                                                                                        Guy Debord- Gösteri Toplumu

     Parodik bir kolajdan ibaret olan, popüler kültürümüzün uyumlu kahramanları, popüler "entelektüeller" için, tutarlılık zorunluluğu yoktur. Her şey, her şeye bağlıdır, tarihsel olaylar hikayeleştirilebilir ve özdeşleşme sunularak bir Hollywood filmi duygusallığına çevrilebilir, mantığı ortadan kaldırma adına, aynı kelimelerle yapılan tekrarlarla, basit koşullanmalar yaratılabilir. Bol kullanılan terimler ve sıfatlarla, kişiler ve fikirler birleştirilip, kelimeler bilgilendirme işlevlerinden uzaklaştırıp, duygu çağırıcı simgeler olarak kullanılabilir. Karşıtı adına hayali bir fikir üretilip çürütülebilir. Hiç bir şey, hiç bir şeye bağlı değildir ama her şey tüketim kültürüne bağlı olmalıdır. Bu kuralın sahnede kalmanın ana şartını çok iyi bilen popüler entelektüel, bunun dışında var olan düşünceleri görmezden gelir, bunu yapamazsa da, bu fikirlerin güçlendikleri noktada, hedef kitlesine göre, içeriğini boşaltıp, tüketim kültürüne adapte etmeyi, aldığı dolgun maaş karşılığı, patronlarına bir ek iş olarak sunar. 
     

    Sosyolojik temel sınıflandırmalar yasak bir alanı içerir. Şirketlerin “geniş insiyatifli” ve espresso makineli, cool ofislerinde çalışan esnek uzmanların, özgün ve bundan ötürü ayrıcalıklı olduğu, yönetilmedikleri ve seçimlerinde özgür olduğu yanılsamasını yok edebileceği için, sınıflandırma, dar görüşlülüğün ürünü ve insanları nesneleştirme olarak gösterilmelidir.Ayrıca tutarlılık gerektiren bir sosyolojik sınıflandırma geleneği, manipülasyon olasılığını da yok edecek, tarihsel bir bakışla bakılmasının yolunu açacak ve bu anın hazcı tüketim kültürüne bir engel teşkil edecektir. Tüketim kültüründe, insanlar anlık zevklere yoğunlaşmalı, geçmiş ve gelecek algısı var olmamalı, belirsizlik ve beklentisizlikle yaşamalı ve işler kötüye gittiğinde alışverişe çıkmalıdır. Sonuçta entelektüellerimizin patronları da aynı kişiler ya da birbirleriyle çıkar ortaklığı olan kişilerdir ve kimse patronunun altını oyduğu için elbette ki ,maaş alamaz. 

     Bu oyunun devam etmesi için ise, "ignore" (görmezlikten gelme) taktiğini uygulamaktan sinirleri yıpranmış uyumlu entelektüellerimizin, patronlarından küçük bir ricası vardır, "kültür otoritesi" olmanın tek şartının otorite olarak tanınmış olması. Bu da oyunun kurallarını kabul etmeyen herkesin patolojik ilan edilmesiyle mümkündür. Sınıflara ve kişilere göre, zaman zaman Freud yardıma çağırılabilir ve aile sevgisi görmemekten kaynaklanan bir patoloji yaratılabilir. Zaman zaman, mahalle kavgası çiğliğindeki gizil kıskançlık ve haset, kimi zaman öfkeli bir psikopatlık, eksiklik memnuniyetsizlik, tanımlanan ve patolojik kılınan kişilere göre değiştirilerek kullanılabilir. Nasıl yapıldığı önemli değildir, eleştirel olanlar mutsuzdur, gerçekçi ve eleştirel bir mutluluk yoktur, mutluluğun kabülü aptallığı içerir, ( burada koşulların kötülüğünden sınırlı ve zararsızca bahsedilebilir.) , mutsuz olanların (koşulların çok iyi olduğu var sayılarak) kendisiyle ilgili sorunları vardır, daha iyi tahlil yapabildiklerini düşünen ve meşhur olmayanlar (başarının koşulunun son zamanlarda sisteme hizmet etme yeteneğinden bile iyice uzaklaştığı ve bağlantıların birincil hale geldiğini yadsıyarak) kıskançtır…vs. Otoritenin tek şartı otoriteliğin kabülüdür, ve  artık onu denetleyecek ne bir agora, ne de bir sosyallik kalmıştır, bu nedenle istediği kadar saçmalamakta serbesttir. Özet olarak işin özü, eleştirel olanları her nasıl olursa olsun, patolojiklikle sınıflandırmaktır. Bunu yaparken, daha becerikli olanları, o çok karşı olduğu ve tozlu raflarına kaldırdıkları sosyoloji kitapları ve sınıf tahlilleriyle bunu yaparlar. Zaten kodlama ve sınıfsal tahlil, muhaliflere yasaklanmıştır, sistemi oluşturanlar tarafından fişlemeye kadar olan bir özgürlük alanı vardır. (Sistemin temsilcileri, bu çalışma ve tahlillerini çok ulu orta dillendirmeyip, yalnızca strateji belirlemek için kullandıkları için, reklamcıların ordan burdan yapıştırdığı anlamları yüklediği fetiş nesnelerini tüketerek kendini var eden, "küçük kara balıkların" özgünlük ve özgürlük yanılsamaları yok edilmediği için bu bir sorun teşkil etmez. Zaten bu sınıfın üyeleri, görece ayrıcalıkları konumunu korumak için sistem ile fikirsel bir işbirliği içindedir ve sistemin kendilerini fişleyebilme özgürlüğünden çok, "kendileriyle sorunlu olan öfkeli ve tatminsiz" muhaliflerin (belki de bir yaşam danışmanı edinmelidirler.) "dar kafalı" ve trendlerin dışındaki sıkıcı tahlilleri rahatsızlık vericidir. Kazananlar ve şöhret söz konusu olduğunda (şöhretin de bir tüketim nesnesine yüklenen anlamın değişik bir anlatımı olduğunu sistem yöneticileri bilmektedir) insanların arzularının yarattığı yanılsamayla, gerçekleri görmek konusundaki yeteneksizliklerini bilen sistemin yöneticileri böylece, kendilerinden dolgun maaşlar alan, “kazanan” entelektüellerin, eleştiri üstü kalacağı bir ambians sağlarlar. 

             

              Oyunu korumanın bir yönü de, kazananlara dokunulmazlık görüntüsü vermektir. Bu kazanan entelektüeller, aynen İngiltere'nin genç ve dinç imajı adına, sömürge ülkelerindeki diplomatlarının bir zamanlar, yaşlanmadan emekli edilmeleri gibi, bu entelektüeller de başkaları tarafından yenilmeden önce, sistemin yöneticileri tarafından ipleri çekilerek bitirilir ve gerekirse yeniden kullanılmak üzere bir köşeye yerleştirilir. Zaten zaafı sahne bağımlılığı olan bu uyumlu entelektüeller, yeniden oyuna girmek için her şey olmaya razıdırlar. Zaten hiç bir şey de hiç bir şeye bağlı değildir. 

     “İktidarın kaynağı simülasyona uğratılmış bir mekana hükmetmektir ve gücü söylemlerinin gerçek olmadığını bilmesinden gelir. İktidar olarak yönetmek, bir gerçeklik olarak ölmek ve bir tuzak olarak kendini üretmektir.” Ne gariptir ki, kendi söylemlerinin gerçek olmadığını bilen iktidarın tersine  yönettikleri, bu söylemlerin gerçek olduğunu kanıtlamak için efendilerini güldüren, bir çaba içindedirler.

     Oyunun devam etmesi, kurallarının akıllıca olmasında değil, kazananların dokunulmazlığı yanılsamasına bağlıdır.